Uluslararası Ehl-i Beyt (a.s) Haber Ajansı – ABNA: Yaklaşık on yıl süren tartışmaların ardından Türkiye'de devlet
televizyonu TRT'nin Farsça bölümünün kurulmasıyla ilgili, bu kanal,
Türkiye'ye bağlı çetelerin Suriye'deki eylemleriyle eş zamanlı olarak,
resmi yetkililerin ve bazı anti-Iran unsurların katılımıyla bir törenle
faaliyete geçti. TRT yetkilileri, yaklaşık iki ay önce, Türkiye'de
devlet radyosu ve televizyonu genel müdürü Zahid Subaşı'nın, "TRT
Farsça"nın amacının İran'ı rahatsız etmek olduğunu açıkça belirten
açıklamaları nedeniyle gelen eleştiriler karşısında şaşırmışlardı. Bu
sefer ise TRT Farsça'nın amacının bölgesel istikrarı sağlamak ve
kültürel iletişimleri güçlendirmek olduğu ifade edildi.
Türkiye'nin Farsça TRT kurulumuyla ilgili hareketleri üzerine değerlendirilebilecek birkaç nokta:
1/ TRT'nin gerçek amacı: Türkiye,
altı yüz yıllık fetih tarihi olan bir ülke olarak, İran'ın binlerce
yıllık kültürel geçmişine karşı sunacak bir içeriğe sahip değildir. Bazı
Türk düşünürleri, Osmanlı'nın büyük bir edebi veya sanatsal eser
bırakmadığını kabul etmektedir. Bu durum, Farsçanın Osmanlı sarayında
etkili olmasının sebeplerinden biri olabilir. Dolayısıyla, eğer TRT
Farsça'nın amacı kültürel ise, İran kültürüne saygı göstermesi beklenir;
ancak TRT'nin ürettiği tarihi dizilerde eski İran kültürünü tahrip etme
ve sahtecilik yapma çabaları, devlet televizyonunun bu amacından
oldukça uzak olduğunu göstermektedir. Bu tür bir yaklaşım, İran'a karşı
karalama kampanyalarıyla çelişmektedir. Örneğin, İran'ın İsrail rejimine
karşı roket saldırıları sırasında bazı Türk medyası, İran ile İsrail'in
İslam dünyasının kamuoyunu kandırmak için işbirliği yaptığını
bildirmiştir. Ancak kısa bir süre içinde, Filistin davasına ihanet eden
ve Siyonist rejimin bölgedeki suçlarına zemin hazırlayan ülkenin kim
olduğu anlaşılmıştır.
2/
TRT'nin gerçek amacı: TRT'nin
kurulumu, Türkiye'nin bölgesel gelişmelerde üstlendiği üçlü rol
çerçevesinde değerlendirilmelidir. Bu üç rol şunlardır: Batı Asya'da
NATO temsilciliği, İngiltere için projelerin taşeronluğunu yapma ve
neo-Osmanlı yaklaşımını sürdürme.
A)
Türkiye'nin NATO üyesi olarak Batı Asya'daki temsilciliği, 1952
yılından bu yana devam etmektedir. Bu roldeki Türkiye'nin mevcut
faaliyetleri, Ankara'nın muhalefet ekseninin zayıflamasıyla ilişkilidir;
zira Ankara, bu zaferi kendi bölgesindeki rolünün sonu olarak
görmektedir. Bu bağlamda Türkiye, bir yıl boyunca İsrail rejimine gıda,
yakıt, petrol, çelik, su, tahıl ve diğer stratejik ürünlerin
gönderilmesi konusunda tam destek vermiştir. Ayrıca bu süreçte ticaret
hacmi de katlanarak artmıştır. Sonuç olarak, Türkiye, Suriye ve
Ukrayna'daki büyük Rus-Amerikan anlaşmasıyla uyumlu bir şekilde,
NATO'nun temsilcisi olarak İsrail rejimiyle ittifak kurmuş ve
uluslararası terörizm listesinde yer alan silahlı grupları göndermiştir.
Bu durum, Beşar Esad rejimini devirmeyi amaçlayarak, İsrail rejimi için
Suriye halkının askeri ve hayati altyapısını yok etme fırsatı
yaratmıştır. Ankara'nın bu başarıdan duyduğu sevinçle birlikte, İsrail
rejimi Suriye topraklarının bazı kısımlarını işgal etmiştir. Şüphesiz ki
bu ikiyüzlü yaklaşım, Türkiye'deki anti-Siyonist halk tarafından kabul
görmemekte olup, tarih boyunca iktidarları iddia edilen İslamcı yönetim
modeli üzerinde geri dönülmez etkiler bırakacaktır.
b)
NATO temsilciliğinin yanı sıra Adalet ve Kalkınma Partisi (AK
Parti), bölgede İngiltere'nin projelerinin taşeronluğunu özel olarak
üstlenmektedir. İngiltere, son 23 yılda diğer Avrupa ülkelerinin aksine
AK Parti ile sürdürülebilir ve artan ilişkiler kurmuştur; dolayısıyla
Londra'ya yönelik eleştiriler AK Parti için bir kırmızı çizgi
niteliğindedir. Sykes-Picot Antlaşması'nın üzerinden yüz yılı aşkın bir
süre geçtikten sonra, İngiltere yeniden Batı Asya ülkelerinin
parçalanmasına yönelik yeni projelerin mimarı olmuştur ve bunun bir
kısmı Türkiye'nin Suriye ve Irak'taki rolü ile yürütülmektedir. Diğer
bir kısmı ise İngiliz pan-Türkçülüğüne dayanan "Türk Dünyası" oluşturma
çabaları çerçevesinde, Türkiye'nin NATO aracılığıyla İran, Rusya,
Ermenistan ve Çin gibi ülkelere karşı jeopolitik değişiklikler yaratma
hedefleri doğrultusunda ilerlemektedir. İngiltere açısından "Türk
Dünyası" oluşturmak, İran, Rusya ve Çin'i üçlü olarak kontrol altına
almak ve nihayetinde parçalamak için bir araçtır.
c) Türkiye'nin bölgede üstlendiği üçüncü rol ise neo-Osmanlı yaklaşımına dayanmaktadır; bu yaklaşımda İslamcılık ve pan-Türkçülük karışımı bir yapı bulunmaktadır. Bu yaklaşımın merkezinde AK Parti yetkililerinin 1923 Lozan Antlaşması'ndan geçiş yapma isteği ve onu geçersiz kılma arzusu yer almaktadır. Oysa bu antlaşma Türkiye'nin mevcut sınırlarını belirlemiştir ve geçersiz kılınması toprak genişlemesi anlamına gelmektedir; bu da günümüzde Ankara'nın Suriye, Irak, Kıbrıs, Ermenistan, Kafkaslar ve Doğu Akdeniz'de gerçekleştirdiği eylemlerle paralellik göstermektedir. Eğer Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'in 1876'da Siyonistlerin Filistin'de toprak satın alma taleplerine karşı duruşunu günümüz Ankara hükümetinin İsrail için Suriye'de kaynakları yok etme ve toprak işgali sağlama çabalarıyla kıyaslarsak, AK Parti'nin bu rolü ve davranışı Osmanlı İmparatorluğu ile örtüşmemektedir. Bu açıdan bakıldığında Adalet ve Kalkınma Partisi liderleri ne Nizam-ı Cedid'in ilk lideri Necmeddin Erbakan'ın ideallerine ne de Osmanlı'nın Filistin konusundaki önceki yaklaşımlarına sadık kalmamışlardır.
c) Türkiye'nin bölgede üstlendiği üçüncü rol ise neo-Osmanlı yaklaşımına dayanmaktadır; bu yaklaşımda İslamcılık ve pan-Türkçülük karışımı bir yapı bulunmaktadır. Bu yaklaşımın merkezinde AK Parti yetkililerinin 1923 Lozan Antlaşması'ndan geçiş yapma isteği ve onu geçersiz kılma arzusu yer almaktadır. Oysa bu antlaşma Türkiye'nin mevcut sınırlarını belirlemiştir ve geçersiz kılınması toprak genişlemesi anlamına gelmektedir; bu da günümüzde Ankara'nın Suriye, Irak, Kıbrıs, Ermenistan, Kafkaslar ve Doğu Akdeniz'de gerçekleştirdiği eylemlerle paralellik göstermektedir. Eğer Osmanlı padişahı II. Abdülhamid'in 1876'da Siyonistlerin Filistin'de toprak satın alma taleplerine karşı duruşunu günümüz Ankara hükümetinin İsrail için Suriye'de kaynakları yok etme ve toprak işgali sağlama çabalarıyla kıyaslarsak, AK Parti'nin bu rolü ve davranışı Osmanlı İmparatorluğu ile örtüşmemektedir. Bu açıdan bakıldığında Adalet ve Kalkınma Partisi liderleri ne Nizam-ı Cedid'in ilk lideri Necmeddin Erbakan'ın ideallerine ne de Osmanlı'nın Filistin konusundaki önceki yaklaşımlarına sadık kalmamışlardır.
3/
TRT Farsça'nın kuruluş hedefleri, Türkiye'nin bölgede üstlendiği
üçlü rolün bir bileşeni olarak değerlendirilmelidir; ancak Ankara'daki
devlet adamlarının hatası, "büyük bir kargaşa" içinde piyade olarak rol
oynamalarıdır ki bu kargaşada Türkiye'nin parçalanması da
planlanmaktadır. NATO'nun İngiltere ve Amerika merkezli tüm
projelerinde, büyük Orta Doğu, yeni Orta Doğu ve Büyük İsrail gibi,
Türkiye de bölünme planlarının merkezinde yer almaktadır. Amerika ve
İngiltere'nin, Ankara'nın yalvarmalarına rağmen Kürt meselesinde Türkiye
ile işbirliği yapmamalarının nedeni de budur. Bu nedenle, Ankara'daki
devlet adamlarının zekâsını bir kenara bırakarak şunu söyleyebiliriz:
"İngiltere ve NATO'nun Ankara'ya bakışı hâlâ 'Turkey' kelimesiyle ifade
ediliyor, 'Türkiye' kelimesiyle değil." Suriye'deki karmaşık
gelişmelerin geleceği bu konunun boyutlarını daha da açığa çıkaracaktır.
Tarihsel olarak da Osmanlı döneminde İngiltere ve Avrupa, Osmanlı
elçilerini "Türk" olarak adlandırarak onları küçümsemeye çalışmışlardır;
çünkü İngiliz doğubilimci Bernard Lewis'in dediği gibi, Osmanlı bu
terimi rahatsız edici bulmaktaydı.
4/
Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AK Parti) iktidara gelmesinden
genel olarak ve özellikle 2016 darbesinden sonra, Türkiye uluslararası
raporlara göre "medya hapishanesi" haline gelmiştir ve yüzlerce muhalif
medya kuruluşu kapatılmış veya devlet lehine el konulmuştur. Böyle bir
ortamda TRT Farsça'nın kurulumu, uluslararası medya faaliyetlerinin
ilkeleri ve değerleri çerçevesinde bir tür şaka gibidir. Bazı
belirtiler, TRT Farsça'nın hedeflerinden birinin Ankara ve Bakü'nün uzun
süredir uyguladığı politikalar doğrultusunda İran'da etnik ve mezhepsel
ayrışmalar yaratmak olduğunu göstermektedir. Azerbaycan'ın, Farsça
yayın yapan bir ağ kurma konusunda iki acı yenilgi yaşadığı
söylenmektedir; bu sefer finansal destekçi olarak TRT Farsça'nın
arkasında durarak İran'daki etnik meseleleri alevlendirmeyi
amaçlamaktadır. Bu konuda iki önemli nokta vardır: 1. Türkiye, tarih
boyunca azınlıklara karşı dört soykırım gerçekleştirmiş tek ülkedir:
Ermenilere, Yunanlara, Kürtlere ve Alevilere karşı. Bu karanlık tarih
ile Türkiye Anayasası'ndaki azınlık haklarının reddi, ülkeyi etnik
gruplar ve azınlıklar konusunda diğer ülkelerden daha savunmasız hale
getirmiştir. 2. Uzun tarihi geçmişi olmayan ülkelerin aksine, İran'daki
etnik gruplar ve dinler binlerce yıl süren barışçıl bir birlikte yaşama
geçmişi ile "tarihi ve tek millet" oluşturmuşlardır ki bu ayrılmaz bir
bütünlük taşımaktadır. Bu nedenle İran'daki etnik gruplar ve dinler en
krizli durumlarda bile her zaman İran'ın yükselişi için fırsat
yaratmışlardır; tehdit olmamışlardır.
5/
Uluslararası medya kuruluşları ve sözde yurtdışı medya alanı,
İran'ın otuzdan fazla dünya dilinde onlarca kanal ve radyo istasyonuna
sahip olduğu bir alandır; burada öncüdür ve birçok deneyime sahiptir.
Yaklaşık otuz yıl önce TRT daha çok Türkiye'de yerel bir medya olarak
tanınırken, İran "Sima-i Türkî İstanbulî" adlı televizyon kanalını Sahrâ
ağı (1997) çerçevesinde kurmuştur. Bu kanal etkili olduğu için hızla
Ankara'da tepkilere yol açmıştır. Nihayetinde birkaç yıl süren Sima-i
Türkî İstanbulî faaliyetinin ardından taraflar arasında mesaj
alışverişleri gerçekleşmiş; o dönemdeki ulusal medya yetkilileri olumlu
bir bakış açısıyla bu kanalı kapatmışlardır. Şimdi Ankara, TRT Farsça'yı
kurarak o zamanki anlaşmaları ihlal etmiştir. Dolayısıyla eğer TRT
Farsça bu ağda "Türkiye'nin renkli hayallerini" kontrol altına alamazsa,
geçmiş deneyimlere dayalı olarak İran için İstanbul Türk televizyonunun
kurulması oldukça muhtemel ve fırsat yaratıcı olacaktır.
DR.AHMET KAZİMİ'NİN YAZILARINDAN ALINTI
DR.AHMET KAZİMİ'NİN YAZILARINDAN ALINTI